Begonyalardiyari.Com

” el emeği göz nuru ”

rainbow

Posts Tagged ‘Kur’anı kerim’

İmanla Ebedi Varlık Kazanılır

İman, insanı milyarlarca varlık arasında başıboş, gayesiz ve hedefsiz kalmaktan kurtarır.

İman, insanı, bütün varlıkları yaratan, herşeyden haberdar olan, her şeye gücü yeten, kıyamette büyük mahkemenin hakimi olan Allah’a bağlar.

İman, insana çok mükemmel bir hayat düzeni kazandırır. Yaşayışına mana ve lezzet verir. Her yaşın güzelliklerini tattırır. Hastalığına, yaşlılığına, hatta ölümüne dair olan endişelerine teselli verir.

Merhum şairimiz Mehmet Akif Ersoy, ne güzel söyler:


İmandır o cevher ki İlahi ne büyüktür…

İmansız olan paslı yürek sineye yüktür!

Bir insan düşününüz! Varlığını, otuz-kırk sene evvel dünyaya ayak bastığı ana kucağından, bir kaç sene, belki bir kaç gün sonra içine gireceği mezar çukuru arasındaki kısa süreye sığdırmış olsun. Bu insanın kazandığı, çalışıp elde ettiği herşey, boşu boşuna ziyan olup gidecek.

Siz bu durumda olan bir kimseyi, nasıl teselli edersiniz?

İşte iman sayesinde insan, ezeli ve ebedi varlık sahibi olan Allah’a dayanmakla, ebedileşen bir hayata sahip oluyor.

O dar ve geçici hayat, takdir-i Ezeliden, ruhlar aleminden, Hz.Adem’den, nesilden nesile geçerek, ana karnından, çocukluktan, gençlikten, yaşlılıktan; ve kabirden, berzahtan, kıyametten, haşirden, büyük mahkemeden sırata kadar devam eden uzun bir yolculukla ebedi saadete ve cennete uzanan geniş bir hayata dönüşüyor. Ufuklara genişlik, ruha ferah veriyor.

Şairin şu sözü ne kadar manalıdır:

Ot, çöp gibi insan çürüyüp mahvolacaksa,

Taşlar gibi hissiz, bu mezarlar dolacaksa,

Haşa, bir adalet günü olmazsa ilerde,

İnsan neye katlanmalıdır, bir sürü derde.


Ruhun bütün arzusu heder, öyle mi haşa

Tiksindirir insanı bu çılgınca temaşa.


Ruhu, topraklara defnetmesi maddiyyunun,

İntiharlar gibi korkunç, bu ne feci, kanlı oyun.


Vijdan bulur, asude tesellisini dinde,

Mes’ud ebediyet bu hayatın ötesinde.

Madem ki din, bu kadar yüce bir değerdir ve madem ki iman bu kadar önemlidir. Öyle ise bizler de nelere inanıyoruz ve nasıl inanıyoruz, bunları gözden geçirmemiz lazım.

Çünkü iman, dinin ruhu,  canı, hayatıdır. İnsan, dinin bütün emirlerini yerine getirse ve bütün yasaklarından kaçınsa dahi, eğer imanı yoksa veya doğru iman ve inanca sahip değilse, bu Allah katında geçersizdir.

Doğru iman da, Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği ve Yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed’in( a.s.m.) öğrettiği tarzdadır.

Yazar: Abdülhamit Oruç

Tahrim Suresi 6. Ayet

Bismillahirrahmânirrahîm
6. Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O ateşin başında gayet katı, çetin, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır.
TAHRÎM SÛRESİ

*************************************

In the Name of Allah, Most Gracious, Most Merciful.

6. O ye who believe! save yourselves and your families from a Fire whose fuel is Men and Stones, over which are (appointed) angels stern (and) severe, who flinch not (from executing) the Commands they receive from Allah, but do (precisely) what they are commanded.

Tahrim

Mü’minin hayatı..

www_yeniresim_com_-_Gzel_Resimler_-_Su_Damlas_Resimleri_-_Mavi

KUR’ÂN’da ideal mü’minin nitelikleri arasında sayılan bir özellik de boş, anlamsız, yararsız şeylerden uzak durmaktır. Bu özellik de Kur’ân ile kâinat arasındaki bütünlüğe dikkatimizi yöneltir ve mü’mine yakışan şeyin her ikisiyle de uyum içinde bir hayat sürmek olduğunu gösterir.
Anlamsızlık ve amaçsızlık, hikmet kavramının zıddıdır. Kur’ân ise hakîmdir, yani hikmet dolu bir kitaptır. Onun bütün öğütleri, buyrukları, hükümleri, bütün sûre ve âyetleri sonsuz bir hikmetin eserini gösterir. Kâinat da bütün varlıklarıyla aynı sonsuz hlikmetin rengârenk parıltılarını yansıtır. Kur’ân’da boş ve anlamsız birşey bulunmadığı gibi, kâinatta da boş ve anlamsız bir olay veya varlık görülmez. İnsanlığın yüzyıllar boyunca geliştirdiği yüzlerce bilim dalı, kâinatın bütün inceliklerine nüfuz eden bu sonsuz hikmetin okumalarından ibarettir.
İnsana gelince, o hem Kur’ân’ın, hem de kâinatın bilinçli ve dikkatli bir okuyucusu olarak, iki yönden İlâhî hikmete bir ayna olmak mevkiindedir:
Bir defa, insan, bu âlemin en muhteşem eseri ve kâinat kitabının en büyük âyeti olarak, kendi yaratılışında, maddî ve manevî yapısında, İlâhî hikmetin en göz kamaştırıcı eserlerini sergilemektedir. Diğer sayısız özellik ve yetenekleri bir yana, onun sadece düşünme ve konuşma melekesi, bütün akılları hayrette bırakan bir hikmet mucizesidir.
İkinci olarak, insan, hikmete uygun bir hayat sürmek ve kendi söz ve eylemlerinde de hikmetli davranışlar sergilemek suretiyle, Rabbinin hikmetine bir başka açıdan ayna olur. Zira bir balarısının, bir hava zerresinin düzenlenişinde bile keşfedilmekle tükenmeyen nice hikmetler görülüyor ve onların hiçbir hal ve hareketinde bir başıboşluğa rastlanmıyorsa, onlardan çok daha üstün bir varlık olarak düzenlenmiş olan insanın yaşayışında, başıboşluğun ve anlamsızlığın hiçbir şekilde yeri olmaması gerekir. Bir bu kâinatın, bir de insanın yaratılışını dikkatli bir şekilde inceleyen bir akıl sahibi, bu âlemde insanın önemli işler görmek üzere bulunduğu sonucuna varmakta zorlanmayacaktır.
İşte, insanın bu üstün yapısı, onun boş ve anlamsız şeylerden uzak durmasını gerektiriyor. Aksi takdirde, bütün zerreleriyle hikmet içinde düzenlenmiş bir âleme ters düşecektir ki, bu âlemi tefsir eden Kur’ân’ın âyetleri de bu hakikati vurguluyor ve mü’min olan kimselere yakışan şeyin boş söz ve davranışlardan uzak durmak olduğunu bildiriyor. Sevgili Peygamberimiz de bu özelliğin iman ve İslâma yaraşan bir güzellik olduğunu şu hadis-i şerifleriyle bize hatırlatıyor:

Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyi terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir.
(Tirmizî, Zühd: 11.)
Bizi ne din, ne de dünyamız itibarıyla hiç mi hiç ilgilendirmeyen konularla her taraftan nasıl kuşatıldığımızı görmek için, sıradan bir günlük hayatımızı gözden geçirerek o gün içinde nelerle ilgilendiğimizi, merakımızı nerelere yönelttiğimizi ve saatlerimizi neler uğrunda harcadığımızı araştırmamız yeter.
Meşgul olduğumuz işleri, vaktimizi alan şeyleri “Bunu öğrenmesem ne kaybeder, öğrenmekle ne kazanırım? Bununla meşgul olmak veya olmamak bana ne yarar veya zarar verir?” soruları ışığında tek tek gözden geçirip ayıklayacak olsak, hergün elimizde fazladan birkaç saatlik zamanın kaldığını görebiliriz. Hayatımızın içine hikmetli şeylerin girebilmesi için, onu boş şeylerden boşaltmak zorundayız.
Fakat hikmetten söz etmek için de, herşeyden önce, hayatımızın anlamını çözmüş olmamız, yani, bu dünya üzerinde niçin var olduğumuzu net bir şekilde belirlemiş bulunmamız gerekiyor. Eğer insan niçin yaşadığını bilir ve bilinçli bir şekilde bir hayat amacına sahip olursa, gerisi çok kolaylaşır:
Artık ona düşen, hayatını, yaşama amacına uygun şeylerle doldurmaktır. Doğrudan veya dolaylı bir şekilde yaşama amacıyla ilgisi bulunmayan birşey, o insan için boş, anlamsız ve değersiz demektir—isterse o bütün dünya halkının gözünde en fazla değer taşıyan birşey olsun! İnsan ise, hayatını boş ve anlamsız şeylerle bir çöplüğe çevirmeyi kendisine asla yakıştırmaması gereken bir varlıktır.
Çünkü o, hikmeti herşeyi kuşatan bir Rabbin hikmetle yazdığı kâinat kitabının en anlamlı ve en kapsamlı âyeti, hikmetli Kur’ân’ın en anlayışlı bir okuycusudur.
Onun için, bu dünya üzerinde geçirdiğimiz herbir günü bu âyetin ölçütüne vurarak bir muhasebe altına almak, pek yerinde ve hikmetli bir davranış olacaktır:
“Onlar boş şeylerden yüz çevirirler.”
——————–


Bana “Sen şuna niiçin sataştın?” diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var.Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kös…teklemek istemişte ayağım ona çarpmış; Ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hadise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler! Dar görüşler!
(Üstad Bediüzzaman)
http://gulask20.blogspot.com
http://gulask.milletmeclisi.com

Mutfağınızdaki Şifa Kaynağı:BAL

Allah’ın Kur’an-ı

6062 

Kerim’de “onda insanlar için şifa bulunur” dediği bal, mutfaklarımızın vazgeçilmezleri arasındadır. Balın mideye, göze, ağız ve boğaz hastalıklarına, damarlara, sarılık hastalığına, sızı ve ağrılara yönelik tedavi edici birçok özelliği bulunmaktadır.

 

 “Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları kovanlardan kendine evler edin! Sonra her türlü üründen ye de, Rabbinin sana müyesser kıldığı yollara çık. Karınlarından, çeşitli renklerde bir şerbet çıkar ki, onda insanlar için şifa bulunur. Düşünen bir topluluk için bunda bir âyet vardır. (Nahl, 68-69)

M.Ö 3500 yıllarına kadar uzanan, tarihin en eski mesleklerinden biri olan arıcılık sayesinde, Kur’an-ı Kerim’de işaret edilen mucize gıda “bal”la tanışıp, onun saymakla bitmeyen faydalarına erişebiliyoruz…

Peki, içeriğinde bu denli şifalar barındıran “bal” mucizesi nasıl oluşuyor biliyor musunuz? İşte Kur’an’ın ifadesiyle “arının karnındaki yarı sindirilmiş” bu özel gıdanın mucizevî oluşum öyküsü…

 

Bal mucizesi

Bilindiği gibi balın ana malzemesi, arıların çiçeklerden ve meyve tomurcuklarından topladıkları “nektar”lardır.

Arıların meyve ve çiçeklerden topladıkları nektar, midelerindeki “bal midesi” diye adlandırılan özel organda, kimyasal bir değişime uğrar ve içinde birçok vitamin ve mineral bulunan ağır şekerli bir sos halini alır.  

Daha sonra bal, bu çalışkan canlılar tarafından “kusularak”, kovanlarındaki hücrelere yerleştirilir ve bozulmaması için üzerleri mumdan bir kapakla örtülür.

Bal, petek içindeyken arılarca sağlanan özel havalandırma sistemi sayesinde bildiğimiz tat ve kıvamına gelir.

Üretilen bu balın rengi, şeker dengesi ve tadındaki farklılık tamamen toplanan nektarların çeşidiyle alakalıdır. Balın kokusunu, çiçeklerdeki aromalı “volatil” yağı verir ki bu yağ, aynı zamanda çiçeklerin kokularını sağlayan yağdır.

Bir-iki cümleyle bilimsel yönünü açıkladığımız bal üretimi, aslında çok büyük bir çaba gerektirir. Örneğin, sadece 500 gram ham nektarı toplamak için 900 arının bir gün boyunca çalışması gerekmektedir. Toplanan bu miktarın ise ancak az bir kısmı bala çevrilebilir.

Çiçeklerdeki nektardan elde edilecek balın miktarı, tamamen getirilen nektarın şeker oranına bağlıdır. Örneğin; elma çiçeğinin fazla şekeri bulunmaz. Bu yüzden bu ağaçtan elde edilen nektarın çok azı bala dönüştürülebilir.

Bal yapımını hayatın içindeki basit bir programlandırmadan, büyük bir mucizeye çeviren şey ise, bal arılarının çok az miktarda bal üretebilmek için verdikleri kıyasıya mücadeledir…

Örneğin, 450 gramlık saf balı elde edebilmek için yaklaşık olarak 17 bin balarısının 10 milyon çiçeği ziyaret etmesi gereklidir. Arının yiyecek aramak için ihtiyaç duyduğu ortalama bir gezinti, yaklaşık olarak 500 çiçek ziyaretini gerektirir ve bu 25 dakika sürer. Bu yüzden 450 gram saf bal elde etmek için arıların 7000 iş saati çalışmaları gereklidir.

Son derece zahmetli ve yapılması mümkün olmayan bir iş gibi dursa da, arılar, balı ihtiyaçlarından kat kat daha fazla üretirler. Kuşkusuz ki bu, Allah’ın insanlara verdiği güzel bir nimet ve görmeyi becerebilenler için kusursuz bir mucizedir…

 

Balın içeriği

“Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır, size onların karınlarındaki fers (yarı sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından, içenlerin boğazından kolaylıkla kayan dupduru bir süt içirmekteyiz.” (Nahl Suresi, 66)

Balın hiç şüphesiz ilk akla gelen özelliği tadını doyulmaz kılan şeker lezzetidir. Bu özel lezzeti bala içeriğinde bulunan 3 özel bileşik sağlar; Üzüm şekeri (% 34), sakroz (% 2) ve meyve şekeri (% 40).

Bundan başka, balın % 17’si su, geri kalan % 7′lik bölümü ise demir, sodyum, sülfür, magnezyum, fosfor, polen, manganez, alüminyum, gümüş, albümin, dekstrin, nitrojen, protein ve asitlerden oluşur. Balın kalitesini belirleyen ise, bu % 7′lik karışımın niceliğidir.

Balı sofra şekerinden ayıran çok önemli bir fark vardır. Şeker, ancak sindirim sisteminde değişime uğradıktan sonra kana karışabilirken, bal sindirime gerek olmadan çok süratli bir şekilde kana karışır. Çünkü balın içeriğindeki şeker karışımı, “basit şeker” diye adlandırılan, vücudun sindirime gerek olmadan emebildiği çok özel bir karışımdır… Yani balın çok özel mucizelerinden biri de, insan vücudunun en yüksek derecede ve en hızlı şekilde faydalanacağı şekilde tasarlanmış olmasıdır. Ilık su ile karıştırılan balın, birkaç dakika içinde vücuda enerji verdiği bilimsel olarak tespit edilmiş bir gerçektir…

 

Şifa kaynağı bal

“…Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır.” (Nahl Suresi, 69) 

Kuran’da defalarca zikredilen ve şifaları övülen mucize besin “bal”ı, Peygamber Efendimiz de övmüş ve bu besinin yenilmesini tavsiye etmiştir… İşte Allah Resulü’nün (s.a.s.) bal hakkındaki birkaç hadisi şerifi:

“Bal şerbetinden daha üstün bir ilaç bulunmaz.”

Enes İbn Malik (r.a): “Peygamber (s.a.s.) hasta olduğu zaman, ağzına bir avuç çörekotu atar, üzerine de su veya bal şerbeti içerdi.” demiştir.

“Her kim, her ay üç gün aç karnına bal şerbeti içerse felç, cüzzam ve abraşlık gibi hastalıklardan korunmuş olur.”

“Doğum yapan (lohusa) kadınlar için yaş hurma, hasta kimseler için bal gibi şifa yoktur.”

“Bal bütün devaların efendisidir. Onun hakkında Allah Teâlâ  ‘insanlar için onda şifa vardır’ buyuruyor.”

 

İbn-i Sina diyor ki:

1- Bal mideye kuvvet verir.

2- Göze kuvvet verir.

3- Şerbeti ile gargara yapılırsa, ağız ve boğaz hastalıklarına şifa verir.

4- İdrarı söktürür.

5- Şerbeti içilirse damarları açar.

6- Sarılığa, karındaki toplanan sulara karşı şifa kaynağıdır.

7- Çeşitli sızı ve ağrılara karşı iyi gelir.

8- Bal, çörek otu yağ karıştırılıp içilirse, mafsal ağrılarını izale eder.

9- Balgamı keser.

10- Soğuktan meydana gelen bütün hastalıklara karşı şifalıdır.

11- Nar suyuna karıştırılır göze sürme gibi çekilirse, gözün keskin görmesini sağlar.

12- Bal, su ile şerbet yapılır, içilirse karın ağrısını izale eder.

moraldünyası

Peygamberlerin baba-evlat ilişkileri örneklerini Kur’ân-ı Kerim’de görebilmekteyiz.

Ayetlerde Hz. İbrahim’in, Hz. Yakub’un evlatlarıyla olan diyaloglarındaki  “yavrucuğum, oğulcuğum”  ifadeleri, insanlar için örnek karakterler olan Peygamberlerden mesajlar olarak yansımaktadır günümüze…


Peygamber Efendimizin ise peygamber atalarından farkı O’nun, kız çocuklarını hor gören bir topluma gönderilmesi ve getirdiği din ile kız-erkek ayırımını ortadan kaldırmaya muvaffak olmasıdır. Bir diğer ifadeyle, pek çok peygamber gibi Sevgili Peygamberimiz de baba olmuştur; ancak O, severek değer verdiği kızlarıyla toplumunda inkılap meydana getiren bir baba olmuştur.
Ayrıca O, bir babanın yaşaması muhtemel bütün sevinçleri, hüzünleri ve acıları hayatında bizzat yaşamış ve karşılaştığı her durumda bir “güzel kul”un göstermesi gereken tavırları göstererek ümmetine bu konuda da “En Güzel Örnek” olmuştur.
Aşağıdaki satırlarda Sevgili Peygamberimizin (sav) hayatından yaşanmış birtakım hatıralara yer vererek günümüzün babaları ya da ebeveynleri için çıkarabileceğimiz mesajları tespit etmeye çalışacağız.


Resûl-i Ekrem (sav) Efendimizin, 6.(altı) sı Hz.Hatice’den, 1(bir) i de Hz. Mariye’den olmak üzere 7(yedi) çocuğu dünyaya gelmiştir. İsimleri Kasım, Zeynep, Rukiye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma, Abdullah ve İbrahim olan evlatlarından Kasım, Abdullah ve İbrahim isimli oğulları küçük yaşlarda vefat etmişlerdir. Kızları ise büyüyüp yetişkinlik çağına gelmiş ve evlenmişlerdir.
Ancak Hz.Fâtıma dışındaki Hz.Zeynep, Hz.Rukiye ve Hz.Ümmü Gülsüm, Sevgili Peygamberimiz (sav) daha hayattayken ahirete irtihal etmişlerdir. Sadece Hz.Fâtıma, Efendimizden sonraya kalmış o da fazla değil, 5,5(beş buçuk) ay sonra hasretini çektiği biricik babasının göçtüğü ahiret yurduna göçmüştür.
Görüldüğü üzere, bir baba olarak Nebiyy-i Muhterem (sav) Efendimiz, 6(altı) kez evlat acısı yaşamıştır. Acaba O Şefkat ve Merhamet Pınarı böylesi durumlarda ne yapmış, nasıl davranmıştır? İşte aşağıda aktaracağımız hatıralar bize bu konuda fikir vermektedir. (daha fazla…)